Rumuz:   Şifre:   

FELSEFE | SİYASET | SANAT | YAŞAM

HASAT.ORG > Edebiyat / Dil > Adnan Durmaz 157 kez görüntülendi. Paylaş
    yalancıbaharlar 07-10-2008 01:31     #1/3    
H A Y A T I

    Ne önemi var yaşam öykümün? Hangi yaşam, tek sayfada anlatılır;
ve insanlık tarihi içinde bir toz zerresinden daha büyüktür. İnsanın
kaç penceresi var yüreğinde, içini ışıkla doldurmak, dışarıya ışıklar
salmak için; sen ona bak. Hem her yerli, hem de hiç bir yerlisin; eğer
şairsen, insanın vatanı insan bellemişsen...

    Yazıp çizmek, serüvencilik değilmi; yani keşfetmek. Bazan
doğduğun bozkırın çileli çatlaklarında ararsın güzellikleri; bazan
otuzunda görür görmez vurulduğun denizin çığlığında.. Gün olur,
bozkırın en kıraç yerinde, bir derin kuyu olursun; gün olur, artık
hiç bir geminin uğramadığı ıssız adadaki yosunlu deniz feneri...
Bazan da sonsuz gökyüzünde gidecek yer bulamayan, göçmen bir kuş.
Yalnızlığında, sevincinde, hasretinde tanımlanamaz. Ama güzellik,
kendi içinde yoksa, oluşturamamışsan, aramakla bulunmaz; bilirsin...

                                        <<>>

    Küskünlüklerini,değerli taşlar,kutsal sayfalar ve dede
yadigarı eşyalar gibi; boyunlarında muska, parmaklarında yüzük,
yüreklerinde aşk gibi saklayanlara sözümüz yok... Kötü ve yanlış
yanlarımız, dostlarımızın sınav sorularıdır... Biz insanları
yanlışlarıyla sevmesini sizlerden öğrendik.. Çok bağışladınız beni,
çok... Bir gün ölüp gittiğimde- ki hepimiz, bir gün bizi dünyaya
mahkum eden hırslarımızı falan soyunup, bir yerlerde toprağa ve
sonsuza karışacağız- ki bir gün ölüp gittiğimde, söylenmemiş
aşklarımın pişmanlığı olacak en çok ah ettiğim...

    İngiliz serüvenci Davit Livingstine, Zambezi’de, Rauma Irmağı
boylarından, Afrika içlerine, üç kez sefer düzenlemiş bir gezgindi.
Gittiği yerlerde, köleliğe ve cehalete karşı mücadele veren bu
adam, 1864 yılında öldüğünde, arkadaşlarının isteği üzerine, onu
taparcasına seven yerliler, cesedini kayıklara yükleyerek,
İngiltere’ye gitmesine hiç ses etmeyince, herkes çok şaşırmıştı.
Ancak Londra’da anlaşıldı ki, o Afrika yerlileri, kendilerine
ait bir şeyi söküp almışlardı: Livingstine’in yüreğini... Şimdi
yıllar sonra yeniden aranızda bulunuşum, Livingstine’ ın milyonda
biri kadar bile önemi olmayan bu insana sizin gerçekten hak
ettiğinden çok fazla değer verdiğinizi ve yüreğimi çoktan almış
olduğunuzu gösteriyor... Aklıma bir çizgi roman kahramanı geldi:
Corlto Maltese; Çingene falcıya elini uzatıp, falına bakmasını
istemişti. Falcı, şaşkınlık içinde kader çizgisinin olmadığını
söyleyince, cebinde sakladığı babasının usturasıyla avucunun
ortasına bir kader çizgisi kesip, artık bakabilirsin demişti.
Kader çizgimizi avucumuzun ortasına usturayla açmadık, ancak
nereli olduğum gibi bir soruya vereceğim yanıt, yerim sizlerin
dostluğudur, nereliyseniz, nerede yaşıyorsanız, orayı seçtim...
sizlerin arasını baba evim seçtim, nerede olursam olayım,
buranın damgasını taşıyacağım.

    Herkesin, aşkların olmadığına inandığı, aşklarını çağın dayatılan
değerlerine göre günlük yaşayan, bir dönem bu. Hatta hormonal bir
olay olarak, insan kimyasıyla açıklıyorlar artık... Onlara sormak
gerekir, onurun, namusun da bir kimyası var mı? İnsan kişiliğinden
haberi olmayan bu söylemler, bize göre değil. Diyeceğim, aşkların
böylesine yozlaştığı bir dönemde, dostlukların çatıları yıkılıyor
arkadaşlıkların duvarlarını, zaman yelleri, selleri almış almış
götürmüş. Ancak biz hala ayaktayız... Hiç çıkarsızca bir şeyler,
bizi yeniden derleyip bir araya getirdi işte. Yakından bakınca
iğrenç, uzaktan hoş görünen insanlar vardır. Uzaktan anlaşılmayan
, yaklaştıkça güzelleşen insanlar vardır. Ne güzel, biz yakından da
baktık birbirimize, uzaktan da... Her iki halde de güzeldik,
mesafelerin önemi yok... Zaten ayrılmamıştık... Suçluluk duyduğum
bir şey var: Söylenmemiş duygularım ,ki onlar aşk ve sevda
üzerinedir Kendimi ihbar ediyorum...

            ADNAN DURMAZ


EŞKIYA


gece bastım
dağ kaldırdım
yıldız beli kırdım
güneş oynattım
sana şaki kesildim

atomlarımı delirt
aklımın labirentlerini kaşı
nasılsa devran kör
nasılsa zaman şaşı

öyle bir dünyaya düştü ki yolum
yer gök cümle mahlukat yaban
caddeler estetik dikiş
ormanlar plastik tadında
öpüşlerin şah damarı kırılmış
ortalık zebani kaynıyor
gönlüm kalbi kırık çocuk
lastikten ekmekler çıkıyor fırınlardan
çocuklar kuluçka imalat
fabrikalarda bobin olmuş
şol bizim dağlarda yazılan destan

sonra bir de baktım ki gâvurun kızı
bakıyor en bozlak gülüşünü kuşanmış
hani iyi tanırsın şu bizim köylü ay
incecik bir bulutun arasından

bilici dedikleri soytarı
Paris civarında bir malikanede
domuz eti yedi
tıkız bir herif
şarap içti ahkam kesti
budur sebep ki buradan
hiç gören olmadı
Bağdat’ta çocukların
yıldız diye kucak açıp koştuğu
bomba sağnaklarını
işte bundan
her yerdedir şimdi
yurdu yağmalanmış kor bakan serüvenci
veni
vidi
vici
ve hatta
Leonardo da Vinci
tablolarda damar damar ağlıyor şimdi

gece bastım
dağ kanırttım
umut erittim kalbimin körüğünde
nadasla çorak yaralarımı
öfkemin kuluncuna gülüş dokundur
ben sana şaki düştüm
sen benim destanımı sevdaya nakşet

gece demli çay tadında
bedevi kervancılar namaza durdu
ıhmış develerinin yanıbaşında
umut bombalandı bütün kılcal damarlarıyla
Bağdat bombalandı
kan içinde kaldı Beyrut’un sakalları
kaldırdı tunç özgürlük ülkesinde göğe
o malum heykel yedi yalımlı meşalesini
çocuklar bombalandı
analar bombalandı
kediler bombalandı
kuluçkada tavuklar
Berlin’de zamanı şaşmadı trafik ışıklarının
Barselona’da aşıklar öpüşmeye devam etti yol ortasında
kirlendi aşk
kirlendi düş
kirlendi gülüş

gece bastım
öfke damıttım kraterler dolusu dağ başlarında
Anasır-ı Erbaya yıldızları da kattım
Promete’nin asasında bi kor aşk sakladım
sen beni ister sev istersen sevme
ben aşklar yaşasın diye
and içtim
bir ölsem
bin kere dirileceğim


adnan durmaz
 


Amoryumlu Dilenci

yer yavşan
gök yıldız
akşam rengi gözlerinde ıssızlık
oysa sen bilmezsin
hırsız bir yürek dolaşır karlı gecede
sokak itlerinden aç
bozkırlarda ölmüş bir atın kafatasından çıplak
şimdi ben tutup da geceyi sana versem
kar döşenmiş kıraçları-korkunç dağları
uzak melul yıldızları-ayrılık çalan kavalı
neye yarar bir can solumuyorsa

evvel zaman içinde-ırmaklar geçtim ben de
yeğin atlar çatlattım-heybem dolu yıldız
gözleriyle gece ışır tanrıçalar aradım
sevdiğim-kemanım-üveyik türküm
sizin oralardan geçtim daha sen doğmamıştın
kuşkusuz kızıl bir hilaldi dudakların
kuşkusuz dudakların arşipel sularında
şafağa doğru yüzen bir iyon kayığıydı
düş ve coşku toplardı gözlerin yakamozlardan
akşamları samanyolu giyerdin
sevdiğim
aykırı türküm

ölgün eylül ömürler geçirdik de geldik şimdiye
kızıl saçlarına yaprak yağan yarimiz olmadı
eşkıya soysa yanmazdım bu gönülü
derelerde boğuldu hoyrat inceliğimiz
evvel zaman içinde bir yerlerde
kendimi yitirdim geldim
ne bir şehir düştü ardıma
ne atımın terkisinde bir sevda
toynak vurdum da tipili dağ gecelerine
terkedilmiş evlere benzeyen yürek kapılarından geçtim
gitgide duvarları yıkılan
gitgide tavanları akan yağmurlarda
muhacir güneşler kırıp yedim öfkemden
kan akmış alanlarda yerlere çarparak yüreğimi
varsın ötsün yalnızlığın baykuşu
ah etmişsem utanacak değilim

sonra kar yağdı
sabahları taze ekmek gibi gülen günleri soydular
gözlerine mil çekilmiş halklar yürüdü tarihin patikalarında
oğulları kıyılmış anaların isyanını yaktılar
çirkef sokaklarında bir dilenci gördüm
kolları bacakları kopmuş
alınmış satılmış yağmalanmış
ordular geçmiş üzerinden
tam da geberiyordum ki kederimden
gözlerinde at koşturan bir kuşku
dedim adın nedir
dedim adın nedir
dedim adın ne
iki ırmak çağladı da gözünden
dedi
adım
aşk

şimdi bin yıldır aradığım yüreğimin terkisinde
atımı ılgarladım yıldızlara
merhaba ey yaşamak
merhaba
 
Adnan Durmaz

    yalancıbaharlar 08-10-2008 18:46     #2/3    
Gavurun Kızı

Yüce yaylalardan beri gelirsin
Gel bi sarılalım gavur m’olursun
Emirdağ Türküsü

uçurum başlarında deli çeçekler açar
akşamları ay öper memelerini
bilin mi
bilin mi çay demlesek otursak anızların içine bir yaz akşamı
ışır kalbimin kilitli dehlizleri
erguvan kesilse kolların boynumda
buhurunda karışıp tütsem
yasemen sağanaklarına tutsan beni ölün mü
gülüşlerin hanımeli dokusa yaralarıma
ölün mü be ölün mü

uzak dedikleri uzaktır sen bakma
her ne kadar uzakları hasretler bağlasa da
çoktandır gecem körsem
gülüşün ışıtsın ıssızlığımı
yıldızlar tutuşsun gözlerinde
yorgunum yılların yamaçlarından aştım da geldim
dut şavkısa döşünden baharlar yüzüme
bakışının ipeğinden bir kilim sersen sinene bin renk bin eda
yaslansam sitemimi yorgunluğumu
yaslansam çağlayanlarının bağrına onca kırgınlığımı
bana karanfil katılmış bi tütün sarsan

yaktın beni gavurun kızı desem acı
paklandıkça etimin zerrelerinden
yaralarım nasıl acır sardıkça
başka türlü otanmaz dağ dağ dağlanmalı
sonra bir bahar sağanağı
bir güzel boran
baş koyup memelerin üstüne
hışır hışır
yağmur yağmur ağlanmalı

dikenler dalamış kalbimin ayaklarını
her diken çıktıkça çığlıklarım ondandır
zor gelir yeniden yollara vurmak şahan atımı
heybemde kor taşırım kolay değil

yangınlara yürümek kolay değil
sevdaysa sarp iştir bilirsin
ve lakin yaktın beni sen işte
çılgının kesilirim gök çatlar
dayanmazsan dön de git yoluna gayri
sen beni kaç ömürde bir-yitiğin sayar
kan revan içinde yollarında bulursun
gagasında köz taşıyan deli kuşum ben
alsan beni
sarsan beni
sarsan
sarsan
gavur m’olursun

adnan durmaz
    yalancıbaharlar 10-11-2008 22:17     #3/3    
SAVAŞCI

         
Bana biraz su ver kadın
Varsa bir parça ekmek
Kocan
Beş yıl önce satıldı demek
Benim de altı kardeşim
Altı esmer çiçek

Afrika gecelerinde
İki parlak yıldız gibiydi
Kara yüzünde gözleri
Tam on yıl oldu
Karımı görmeyeli
Bir haber almayalı
Yaşayabilimişse eğer
Şimdi senin yaşlarında
On yıldır beyazların
Sağ çıkılmayan zindanlarında

Gece ipil ipil ağlıyor
Çiçeklerin güzelliği
Suların serinliği
Türküsü yaprakların
Ve ağlamak neye yarar
Benjamin Moloisi'i astılar
Benjamin' imi
Yüreğimi astılar kadın
Bana birazcık su ver...

Adımın önemi yok
Zenciyim aha
Astılar Benjam' ini
Utansın dünya
Sokaklarda
Ezilmiş karıncalar gibi
Çocuklarımız yatmakta
Otuz yıldır zindanlarda
Nelson Mandela
Ve ben beni bileli
Barikatlarda
Otuz kurşun yedim
Say ki
Otuz madalya

Bak omuzumda
Taze bu yara daha
Kör bir kurşun değdi
Dünkü intihar saldırısında...
Yedi ölüm gönüllüsüydük
Öldü altısı da...
Nedense duymuyorum
Bu yaranın sancısını
Bu acı bastırmıyor
Benjamin' in acısını
Molois' im daha otuz yaşında
Döşeme ustası
Proleter
Dağ dağ direç
Irmak ırmak ter
Aşılmaz bir barikattı yüreği
Savaşçıydı kalemiyle
Pretoria zindanlarında
Hücresindeyken bile

"Oğlumu göreyim" demiş anası
"Son bir kez sarayım" demiş
Göstermemişler
Cesedini istemiş
"Hayır" demiş Botha'nın cellatları
"Veremeyiz"
Cesedi devlet malıdır
Devlet dedikleri nedir ki kadın
Afrikaanerlerin yamyamlık saltanatı
Avrupa kaçkını köpeklerin
Bir ölüyü mal olarak görenlerin devleti

"Veremeyiz" demişler
"Bir hafta sonra belli olur
Gömütünün numarası..."
O devletin vereceği nedir ki
Oğullarını katlettiği acılı analara
Birer gömüt numarasından başka
Şifasız öfkelerden başka...
Onlar ki beş milyon cellat
Prangaların zincirlerin atası
Bizse kendi öz toprağnda kan kusturulan
Yirmi beş milyon
Silahsız- Amerikasız
Düşün ki hiç özgür yasayamadan
Bilemeden insan mıdır hayvan mı
Öldü atalarımız...
De ağlayacak gözyaşı
Kalmamış olan kadın
Söyle
Savaşmaktan başka
Nasıl sarılır yaralarımız

Ben bir intihar savaşcısıyım
Başka çarem yok
Özgürlük için
"İnsanım" diyebilmek için

Adnan DURMAZ
     
Sayfalar: [1]
Benzer Konular:
1. Adnan Yücel
2. Adnan Özer
3. Adnan Menderes
4. Adnan Durmaz


hasat.org SIFIR Forum * Felsefe * Siyaset * Kültür Forumları sitesidir