|
“Nathenael! Tanrıyı her yerden başka yerde arama. Her varlık Tanrı’yı belirtir, apaçık göstermez hiçbiri. Üzerinde bakışımız durmayagörsün, her varlık uzaklaştırır bizi Tanrı’dan…” diye başlar kitabına Andre Gide, “üzerinde bakışımız durmayagörsün” der, bunu ondört yaşımdan beri aklımda tutuyorum…
//
“Aşk değil, merhamet.” Bunu ise yetmişli yaşlarda bir ihtiyar adam söylüyor bana, ben on dört yaşındayım ve inanıyorum sözüne; “aşk değil seninki, aşk bir anlık seraptır” diyor, sen kendinden büyük bir şefkat içinde yaralanmışsın, demesini bekliyorum, ama başka bir şey söylemeden kalkıyor, pazar çantasını sallaya sallaya ayrılıyor yanımdan, ben sokağın bir köşesinde oturuyorum…
…
(Kimse bunu pek önemsemez belki, bense uzun zamandır bunun etrafında tavaf ediyorum, öncelikle edebi bir yazı yazmak gibi bir amacım yok, salt düşünce olsun istiyorum, insanların masallar anlatmada ne kadar mahir olduklarını biliyoruz, ama yanlış anlamayın masal anlatmayalım demek de istemiyorum, bu elbette ütopik bir düşünce olur, ama ben artık anlatmak istemiyorum, hem şöyle düşünüyorum, benim tahayyülüm kağıda döküldüğü anda donup ölüyor, birkaç gün sonra okumak için onu tekrar elime aldığımda ondan nefret ediyorum, yazdıklarım bana öylesine çirkin görünüyor ki daha üç gün önce ağlayarak ve en derin hislerimle anlattıklarıma bakıp “masal bunlar” diyebiliyorum. Hayal ettiklerimi hiçbir zaman kelimelerle belirtemiyorum, çünkü yazı sınır koyuyor, benim sınırlarım her gün değişiyor fakat yazının sınırları aynı kalıyor. Müziğin sınırları bile aynı kalıyor, hiçbir engele çarpmadan ve kalıba dökülmeden gelen müzik bile çalındığı anda ölüyor.)
…
“Kendimden oluş” dediğim, benim eylemlerim, yani fail olduklarım, bunların hepsinin bir anlık yanılgıdan ibaret olduğunu düşündüm. Halbuki “kendime oluş”larımda ben amaç değil araç’ım. Bunları bazı örneklerle açıklayayım. Mesela Tanrı’ya inanmak eylemi bir yanılgıdır bu açıdan bakıldığında, Tanrı’ya inanmak yoktur, yalnız Tanrı’nın “ben” kadarını bilmek vardır, bu da bilinçtir, yani hayattır. Çünkü ben Tanrı’ya inanamam, yalnız Tanrı’nın bir gölgesi olduğumu kabullenirim. Bir balığa “denize inanıyor musun” diye sorabilir misiniz? Bu büyük bir haksızlık olur, çünkü balık denizden başka bir yaşam formu bilmediğinden denizi algılayamaz, duyularıyla algıladıkları etrafındaki canlı-cansız diğer varlıklardır. Bir başka deyişle balık ıslaklık hissetmez. Balık denizin canlı halidir, yoğunlaştırılmış ve sınırlarla bir anlam ve isim yüklenmiş halidir, bu yüzden denize inanması bir masal dinlemesine benzer. Bunun gibi insan da Tanrı’nın sınırlandırılmış halidir. İnsan da Tanrı’yı bilinciyle algılayamaz, yalnız duyularıyla eşyayı algılar. Bu nedenle insanın inancı da en çok bir başka insandır, insanın aşkı da en çok bir başka insandır, masalı da bir başka insandır.
Aşk, iki mıknatıs arasındaki çekim gücüdür, mıknatıslar aynı bütünden kopmuşlardır, fakat birleştiklerinde çekim gücü ortadan kalkar. İnsanın insana olan aşkı da bunun gibi en basit masal şablonudur. İnsanın alışkanlığıdır. Kuklanın en bilindik eylemidir. Ama kukla, aşkı kontrol edemez, çünkü kontrol ederse anlam’dan çıkar. Mıknatıs eğer demiri çekmezse onun adını değiştirirler. Bu devinen “yerleşik anlam”dır. Yerleşik anlam “dayak yersen ağlayacaksın” der. “kendine merhamet’i kontrol etmeye çalışma yoksa anlamdan çıkarsın” der. Misal Camus’nun “yabancı” karakteri… Annesinin ölümüne üzülmediğini görenler onu dışlıyor. Adı “yabancı” oluyor. Halbuki bu sadece bilinç fazlasıyla yaşadığı için yerleşik anlamları kolayca yadırgayabilen bir adam.
Biraz daha somutlaştırmak istiyorum, bunun için ihtiyar adamın sözünü hatırlıyorum. “aşk bir anlık seraptır” diyor. Tanrı’nın milyonlarca gölgesi arasında iki gölgenin birleşerek tadacakları aşk, Tanrı’nın tüm gölgelerinin birleşerek duyacakları aşk yanında nedir ki diye düşünüyorum. Birinin yüzüne bakarak Tanrı’yı hatırladığın için aşık oluyorsun, yüzünde Tanrı’yı görüyorsun, o da sen de Tanrı’nın ışığını yansıtan küçük aynacıklarsınız tabiatın gözünde. Bu nedenle bu “bir kişilik sonsuz” senin, kendini fark etmeyişin nedeniyle mutlu ediyor seni. Başkasında kendini fark ediyorsun ve başkasına merhamet duymanla başlıyor senin aşkın. Ama tüm insanlar birbirlerina aşık olsalar bile Tanrı’nın ve aşk’ın tamlığına ulaşamazlar. Bir örnekle; balıkların toplamının hiçbir zaman deniz kadar etmeyeceği ortadadır. Bir başka örnekle; insanları sonsuz bütünden kopan parçalar olarak düşünelim, parçalar ayrı ayrı bir yüzeye dağılırlar ve zamanla birbirlerini fark ederek yeniden tamlığa ulaşma amacıyla birleşmeye yeltenirler. Görüldüğü gibi aşk’ın amacı bir geri dönme isteğidir aslında. Ama parçalar birleştiklerinde ve diğerine bakarak kendilerini tanıdıklarında bir anlamda görevlerini tamamlamış olurlar ve acı çekmeye başlarlar. İşte bu acının nedeni de sonsuz bütünden koptuklarını bilinçsiz olarak hatırlamalarıdır.
Devamlı bir bütünlük arar insanlar ve devamlı bu düşünceyle birbirlerini özler dururlar. Özlem bir umuttur, eğer özlenen bir şeyler varsa birleşecek bir şeyler de vardır mutlaka ve eninde sonunda bir başka yüzde veya bir başka isimde gelir.
Nasıl balıkların toplamı dahi bir deniz etmiyordu ve deniz aşk’ın tam anlamıydı, şimdi bir de bu yönden bakalım. Balıklar öldüklerinde ve tüm zerreleriyle denize karıştıklarında denizle nasıl bir olurlarsa, insanlar da öldüklerinde ve ikiliğe neden olan bilinç ortadan kalktığında, tüm zerreleriyle toprağa karıştıklarında doğayla bir olurlar, böylece aşk’ın birliğine ve tamlığına da ulaşmış olurlar.
//
(bir masada beş kişi oturuyoruz, ben bariz rüya görüyorum, Zenud konuşuyor.)
İnsanları Tanrıtanımazlıkla suçlamamalı, insanlar tanrıyı nasıl hissetsinler diye yakınmalı ömür boyunca. İnsan Tanrı’yı nasıl hissetsin? Hissin ta kendisi olan? Nasıl var olsun, var olamaz, çünkü varlığın kendisidir o. Gördüğünü sanar ama görmez, çünkü gözün kendisidir. Kanattır yalnızca ve uçamaz, kanat tek başına nasıl uçsun? Ve aşık olduğunu sanar ama aşk’ın ta kendisidir aşık da olamaz. Her varlık kensini kesinlemek için bir başka varlığa ihtiyaç duyar ve insan da burada ihtiyaç duyulandır…
Eğer bilinç ise adı, o aramak içindir. Varlıkları fark etmen oyalayan eylemleri ve nesneleri fark etmendir ve Tanrı’dan uzaklaştırırlar seni. Fakat varlıklarda kendini görmen Tanrı’ya yakınlaştırır seni. Uzaktan bir müddet net ve tanıdık görünen fakat yakına gidildiğinde matlaşıp yabancılaşan bir yanılgılar silsilesidir insanın eylemleri. Yanılan her şey acır.
//
Yaşamayı en iyi bilen insanlar kimlerdir? diye başlıyor Vislod:
Bilinçleri ne az ne fazla olan, sadece gündelik işleri yönetip sorgulamakla sınırlı görevler üstlenen insanlardır. Bir canlının kendi şahsiyetini koruyarak, varlığını sürdürme amaçlı bir hayat yaşayabilmesi için gerekli olan bilinç seviyesinden bahsediyorum. Bu bilinç seviyesine sahip olan insanlar, -ki çağımızda dünya toplumunun büyük çoğunluğunu oluştururlar- en güzel yaşayan insanlardır. Alışkanlıkları miraslarıdır ve sorgulama yolları, yaşamalarını olduğu gibi devam ettirebilme amaçlı yapmaları gereken eylemlerle sınırlanmıştır. Bu sınır onlara anlamlarını ve adlarını verir. Piyano tuşlarının nasıl belli bir sayısı olması gerekiyorsa öyle, sonsuz sayıda tuşu olan piyano anlamsızdır çünkü, sınırı olmayan algılanamaz, sınırı olmayanın adı yoktur.
Yine bu insanlar zincirin bir halkası olarak doğarlar, zincire tutunmak tek amaçları; zincire daha iyi tutunabilmeleri için gerekli yöntemleri önlerindeki halkalara bakıp taklit ederek öğrenmek ve benimsemek tek eylemleridir.
Bilinç fazlası olan insanlar ise zincirin bir halkası olarak doğmalarına rağmen, zincire tutunma eylemini tek amaç olarak kabullenemezler. Zinciri sorgularlar. Bazısı bilinçli olarak tutunmaktan vazgeçip zincirden ayrılır. Ve bu ayrılış onun üstündeki ismi keybetmesine neden olur. Bu reddeden halkalar devamlı bir başka zincir arayışındadırlar. Mevcut zincire tutunmayı iyi bilmeyen ve dolayısıyla yaşamayı iyi bilmeyen insanlardır bunlar. Hayatı olduğu gibi kabullenmek, her an sorgulanan ve tahlil edilmeye çalışılan kavramlar ve değerler nedenizyle o çıtanın çok altında kalır. Denizin dışında ne var sorusu bir balığın farkındalığına takılmayagörsün, o balık için diplerde yüzmeye devam etmek artık bir ayrıntı ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Bazı insanlar bunun gibi, hayatı bir ayrıntı olarak görürler. Dış dünyayı olduğu gibi algılama sorunları vardır. Dış dünyayı, devamlı birbirlerini taklit edip devinen ve bu sayede anlamla sarılı kalabilen siluetler olarak düşünürler.
Tanrı bir adı olsun diye insan’ı yarattı belki de. Üzerine bir ad almak istedi ve kendini kesinlemek için insanı yarattı. İnsan bilinç yüklendi, işte acı da bilinçle var oldu. Bilinç arttıkça acı da artar, bu yüzden baygınken aldığımız yaraların acısını, tekrar şuurumuzu kazandığımız zaman hissederiz. Ve bu bir anlam verir beraberinde, ama anlamı kontrol etmeye çalışırsan anlamlı olamazsın. Eğer mutluluğu kontrol edersen mutlu olamazsın. Aşkı kontrol edersen aşkı da yaşayamazsın. Bilinç fazlası olan insanlar yerleşik anlamla yüklü mevcut dış yaşamı çoğu zaman bir zorunluluk olarak görürler. Esas olarak kendi iç yaşamlarından bakarlar dünyaya. Kendi içlerinde yaşadıkları bir başka hayat vardır. Ama çoğu zaman da yerleşik yaşam alışkanlığını sırtlamak zorunda kalırlar. Zorunda kalırlar diyorum çünkü, çok sorguladığından; yani yüzeye yakın yüzdüğünden uçan bir balık türü olduğunu gören balık için, bir şeyden haberi olmayan türdeşleriyle derinlerde yüzmeye devam etmek artık adaletsiz ve acı vericidir. Diğerleri için bu kadar adaletsiz değildir, çünkü onlar uçan balığı görmemiştirler ve hallerinden memnundurlar.
İnsan için de bilinç sıkıntıyla başlar. Rüyadan uyanan insan nedensiz bir sıkıntı hisseder. Bu bilinçli olmanın verdiği sıkıntıdır. Hayatı bir rüyadan ibaret gören bilinç fazlalı insanlar içinse bu farkındalık artık kocaman bir acı halini almıştır.
Sonra Elas konuşmaya katıldı:
“Tanrı’nın gölgeleridir insanlar. Gölge ışığın kanıtı, varlığın adıdır.” diye başladı anatmaya ve devam etti:
Karlar düştüğünde pencereden, belirsiz bir yüz göründü ona. O hep farkındalıksız kutsal olan yüz… tüm dünya aşklarında farklı farklı gölgelenen öz ışık göründü ona. Sonra zamanın çarkı topalladı ve sayfalar geri çevrildi. Pencere tekrar karla örtüldü. O, gördüğü yüzü unuttu. Böylece uzun bir masal başladı:
O ışığın gölgelendiği tüm yüzler, ışığın birer parçasıdırlar fakat ışığın kendisi değildirler. Eylemleri de en çok o öz ışığı hatırlatmaktır görene. Bu yüzden insanın aşkı da hatırlamak kadardır.
Ve yine bu yüzden ilk ışığı görenin soyundan gelen insanların sözleri masalın sözleri gibi oldu. Bilinçsiz masallar anlattılar birbirlerine. Kendi anlattıkları masallara kendileri inandılar. Birbirlerini taklit ettiler ve farkında olmadan güldüler kendi taklitlerine….
Vislod tekrar konuşmaya katılıyor:
Şimdiyse hayal edeceğimiz tüm dünya insanlarını kucaklayan bir aynadır. İşte ben onu hayal ediyorum. Onu, kendimi saklayarak yaratıyorum. Çocukluğum üzerimde, çocuk gülüşlerimi saklıyorum, çocuk bakışlarımı hiç değiştirmedim; bana en gerçek gelen onlar işte hepsini saklıyorum.
Halbuki daha önce ne diyordum. İnsan, hayatı boyunca tek bir söz bile söylemeden ölümü beklemeli. Şaşırmalı elbet; üşüyüp acı çekiyorsa, yaşadığına dair bir kanıt vardır elinde. Çocukken hayalimizde beliren Tanrı’ya gönderdiğimiz onca dua da bizim yaşadığımıza şahitlik edeceklerdir. İşte biz acısını iliklerimize kadar hissedene dek yaşadık.
Ama birini diğerinden çok seviyoruz. Neden birini diğerinden çok seviyoruz? Hepsini çok sevmek olmuyor mu? İşte tüm dünya bizi bekliyor cenneti başlatmak için. Herkesin herkesi koşulsuz seveceği zamanı bekliyor.
Birini diğerinden çok sevmek bencilliktir diyor Tuliaf:
Artık ben birini sevdiğimde onu, tüm insanlardan uzak, kendime yakın hissettiğim için değil; bütünün bir parçası olarak bana tüm insanlığı yansıttığı ve o ışığı hatırlattığı için sevmek istiyorum. İşte sonsuz sevgi de burada başlıyor. Merhametin ben’i yendiği yerde. Herkesin aynı isimle çağrıldığı yerde. Herkesin aynı güzellikte göründüğü yerde. Burada. Dünyanın arka bahçesinde. Kirletilmemiş salıncaktaki çocuğun şarkısıyla başlıyor. Çocuğun adı nedir artık umursamıyoruz. Artık masallar anlatmıyoruz birbirimize. Sadece seviyoruz…
Ama ben sevdiğimden korkarım diyor Elas. Tanrı’dan korkar gibi korkarım ondan.
Tuliaf ona cevap veriyor: korku değil bu; serap! Senin gibi küçük bir balık için fazla büyük bir deniz hayali. Sadece bir sonsuz deniz silueti senin aşkın. Halbuki yakından baktığında küçük bir damla olduğunu göreceksin. O zaman senin gibi büyük bir balık için fazla küçük bir damla olacak o. Acı çekeceksin aşk içinde bu yüzden. Denizi kucaklamak ister gibi özleyeceksin tüm damlaları… |
|
author=ben link=topic=53790.msg426310#msg426310 date=1221257436>
yalnız Tanrı’nın “ben” kadarını bilmek vardır, bu da bilinçtir, yani hayattır. ... Bir balığa “denize inanıyor musun” diye sorabilir misiniz? Bu büyük bir haksızlık olur, çünkü balık denizden başka bir yaşam formu bilmediğinden [color=red>denizi algılayamaz,[/color> duyularıyla algıladıkları etrafındaki canlı-cansız diğer varlıklardır. Bir başka deyişle balık ıslaklık hissetmez. Balık denizin canlı halidir, [color=red>yoğunlaştırılmış ve sınırlarla bir anlam ve isim yüklenmiş halidir, bu yüzden denize inanması bir masal dinlemesine benzer. Bunun gibi insan da Tanrı’nın sınırlandırılmış halidir[/color>. İnsan da Tanrı’yı bilinciyle algılayamaz, yalnız duyularıyla eşyayı algılar.
author=ben link=topic=53790.msg426310#msg426310 date=1221257436> Bir başka örnekle; insanları sonsuz bütünden kopan parçalar olarak düşünelim, parçalar ayrı ayrı bir yüzeye dağılırlar ve zamanla birbirlerini fark ederek yeniden tamlığa ulaşma amacıyla birleşmeye yeltenirler. Görüldüğü gibi aşk’ın amacı [color=red>bir geri dönme isteğidir [/color> aslında. ...[color=red>sonsuz bütünden koptuklarını bilinçsiz olarak hatırlamalarıdır. [/color>
Devamlı bir bütünlük arar insanlar ve devamlı bu düşünceyle birbirlerini özler dururlar. Özlem bir umuttur, eğer özlenen bir şeyler varsa birleşecek bir şeyler de vardır
author=ben link=topic=53790.msg426310#msg426310 date=1221257436> Piyano tuşlarının nasıl belli bir sayısı olması gerekiyorsa öyle, sonsuz sayıda tuşu olan piyano anlamsızdır çünkü, sınırı olmayan algılanamaz, sınırı olmayanın adı yoktur.
...Bilinç fazlası olan insanlar ise zincirin bir halkası olarak doğmalarına rağmen, zincire tutunma eylemini tek amaç olarak kabullenemezler. Zinciri sorgularlar. Bazısı bilinçli olarak tutunmaktan vazgeçip zincirden ayrılır. Ve bu ayrılış onun üstündeki ismi keybetmesine neden olur. Bu reddeden halkalar devamlı bir başka zincir arayışındadırlar.... Denizin dışında ne var sorusu bir balığın farkındalığına takılmayagörsün, o balık için diplerde yüzmeye devam etmek artık bir ayrıntı ve oyalanmadan başka bir şey değildir.
author=ben link=topic=53790.msg426310#msg426310 date=1221257436> O zaman senin gibi büyük bir balık için fazla küçük bir damla olacak o. Acı çekeceksin aşk içinde bu yüzden. Denizi kucaklamak ister gibi özleyeceksin tüm damlaları…
çok güzelmiş. çok teşekkür ederim. Gayet anlamlı aslında. Bir düşünecek olursak, Evrende ve sonsuzluktaki arayışlarımızda, bazı bizi çerçeveleyen gerçeklerden uzaklaşarak, bizi hayata tutunduran öznelliği de beraberinde kısmen kaybettirip, gerçek varoluşu sorgulamaktan uzaklaşma...
|