Rumuz:   Şifre:   

FELSEFE | SİYASET | SANAT | YAŞAM

HASAT.ORG > Sinema > Masumiyet üzerine (zeki demirkubuz) 429 kez görüntülendi. Paylaş
    dengedilê 15-02-2009 00:00     #1/1    
MASUMİYET ÜZERİNE…


Masumiyet
Yapım yılı : 1997
Yönetmen : Zeki Demirkubuz
Oyuncular : Yusuf ( Güven Kıraç ), Bekir (Haluk Bilginer), Uğur (Derya Alabora)


Filmde ilk dikkatimizi çeken açılıp kapanan kapılar ve biz bu kapılar arasından Yusuf ‘u görüyoruz. Müdür açık olan kapıyı kapar. Kapı kendiliğinden açılır. Bu açılan kapılar bize aslında yusufun hikayesinin içinde olduğumuzu gösterir. Biz istesekte istemesekte kapalı kapıların ardını yaşarız ve biliriz kaçamayız. Cezaevi müdürü yüksek sesle yazılan dilekçeyi okur.

"Ben, Süleyman Güneş'ten olma 1965 Erzincan doğumlu Yusuf Güneş. On yıldan beri TC Adalet Bakanlığı'na bağlı çeşitli cezaevlerinde hükümlü olarak kalmaktayım. Tahliyeme 3 gün kalmıştır. Depremde bütün ailemi kaybettiğimden dışarıda hiç bir yakınım kalmamıştır. Gidebileceğim hiç bir yer olmayıp, bildiğim bir meslek ya da zanaat elimde yoktur. Bu yüzden siz büyüklerimden, kalan ömrümü burada geçirmek için izin istiyorum. Aksi takdirde, hiç istemeden, bir suç işleyip mahkumiyetimin devam etmesini sağlamak durumunda kalacam. Ancak buna lüzum kalmadan siz büyüklerimin anlayış göstereceğine yürekten inanıyorum. Durumu bilgilerinize arz ederim"

Burada müdürün sesinden ve vurgularından yıkılmış bir dünyanın  görüntüsünün izdüşümü olan Yusuf’u görürüz. Duruşu dışarıdan ne kadar korktuğunun resmidir.

"Çok zaman geçti. Bir tek ablamla eniştem var. Onlar da başka şehre göçtü." Cezaevi müdürünün Yusuf'a tavsiyesinde, sistemin çarpıklığını, kişiyi topluma kazandıramadığını gözlemliyoruz: "Çıkıp bir dene. Baktın olmuyor... Bir dene."

Daha sonra Yusuf’u otobüs yolculuğunda görürüz. Çok loş karanlık bir çekimde yolda kayan şeritleri izleriz. Şeritler bize aynı anda geçen zamanı değişen birşeyler olduğunu  anlatır. Karanlıkta giden yol belirsizliğedir. Otobüs durduğunda içeri giren iki karakter ( bunlar Bekir ve Uğur)le kamera yusuftan ayrılır. Bize iki karakteri inceleme fırsatı verir. Biz tam karakterler hakkında bilgi edinmeye başlarken otobüs durdurulur. Polis Uğur ve Bekir’i indirir. Otobüs yolculuğu bittiğinde Yusuf yaşama karşı yabancı duruşuyla karşımızdadır.

Kamera bizi içeriye alır. Içerde televizyonda türk filmi açıktır. Filmdeki ses hoş geldiniz der. Ama içerde onu karşılayan biri yoktur. İçerde otel işletmecisi Mehmet bey küçük bir kız çocuğu görürüz. Türk filmlerini film süresince hep izleriz. Hatta bu filmler öyle yerlerde verilir ki aslında o an filmde yaşana melodram gerçekte o otelin içindekilerinin yaşamının bir aynası gibidir. Yusufun dikkatini küçük kız çeker. Küçük kızın hiç ses çıkarmadan filmi izlemesi dikkatini çekmiştir.Yusuf  kıza bakarken Mehmet kızın ailesinin hep geç geldiğini söyler. Yusuf kızla ilgilenir kız ateşler içinde yatıyordur. Yusuf un odasına geçtiğimizde oda  Yılmaz Güney resimleri bizi karşılar.Biraz daha bakındığında manzara resimleri vardır.Tüm bunlardan anlarız oda arkadaşı bir işportacıdır.Bu arada Yusuf  küçük kızı hastaneye götürür. Hastane bildiğimiz tipik bir devlet hastanesidir.Kapı bu sekanslara gene yansır. Biz hep açılan ve kapana kapılarla hikayeye dahil oluruz.
Yusufu sokaklarda dolaşırken görürüz. Burda Demirkubuzun çekimlerinden Yusuf un hayatının kenarından hayatın ne kadar hızlı aktığını görürüz.ve Demirkubuz  Bu sekanslarda bizi yaşamdan koparmaz. Caddeleri geçerken hayatın taa içindeyizdir.Biz herkesizdir. Alt seslerde her yöreye ait müzikleri duyabiliriz.İnsanın ruh hali müziklere yansır. Bir an orhan gencabay duyarken bir yandan bir kürt müzik grubunun sesini duyabiliriz.

Yusuf  eniştesi Hasan ın işine daha sonra evine gider. Kapı açılır. Büyük bir sessizlik içinde Yusufun ablasını görürüz.Kadın konuşmaz ve içerde televizyon izlemekte olan çocuk vardır oda konuşmaz sadece gene tvde olan türk filminin sesi gelir. Hasanda odaya girer. Rakı sofrası kurulur. İçtikçe Hasanın içi boşalır ve bu sessizliğin öyküsü anlatır bize. Sessizlik kendini Hasanın sinirli sesine bırakır. Hasan belindeki kemeri çözer. Yandaki odaya geçer ve karısını döver. Kadınısa hala sesi çıkmaz.
Yusuf hasanın içeri gitmesinden yararlanır ve bu ortamı terk eder. Genel anlamıyla içerdeki karanlık içimize işler.
Daha sonra Yusuf Çilem in otobüste gördüğü Uğur un kızı olduğunu anlar. Bekir Yusuf un Çilemle ilgilenmesinden dolayı çorbacıya götürür ve dertleşirler.Daha sonra Yusuf tekrar şehirde dolaşır. Zeki Demirkubuz un kamerası bizi öyle bir ruh haline koyar ki Yusuf u yaşarız  Bazen kamera Yusuf tan uzaklaşır. O kadar uzaklaşır ki onu kocaman şehirde tek başına bırakır. Yusuf yine böyle bir gezisinde sokakta uğuru elinde poşetlerle görür. Ve onu takip eder. Onu tanımaya çalışır. İlerleyen sahnede otelin lobisine iki adam gelir. Uğur onlarla gitmeye çalışınca Bekir delirir.
Uğur onarla gitmeye çalışınca, Bekir buna karşı çıkar. Aslında buna hep karşı çıkmıştır, 20 yıldan bu yana karşı çıkmıştır. Bekir, silahı Uğur'a doğrultsa da Uğur bunun provasını zaten 20 yıldır defalarca yapmıştır. Gider göğsünü silaha yaslar. Yaslandıkça, Bekir daha küçülür, daha çaresizleşir. Uğur "Sıksana ulan!"diye haykırır, "Ya çekersin, ya da si...rir gidersin." Bekir, küçücük kaldığında Uğur, noktayı koyar: "Sana söylediğim saatte dönerim." Tüm duyuları donuklaşmış Bekir'i odasına çıkarırlar Mehmet ile Yusuf. Onu yatağına yatırırlar; Yusuf ışığı kapatır, kapıdan çıkar, karanlıklar, belli belirsiz aydınlıklar birbirini takip eder. Aşağıda televizyonda bir Türk filmi vardır. Melodram. "Sakın bu acı ayırmasın sizi...." der filmdeki ses bu defa. Mehmet, ağladığında Yusuf "Film bu Mehmet Ağbi, film. Milleti ağlatmak için yapıyorlar." Mehmet, filmde kaybettiği bir şeyi mi görüp ağlar acaba? Kaybettiğimizi, özlediğimiz, hayal ettiğimiz şeyler midir bu göz yaşlarını döktüren acaba? Olamadıklarımız, yaşayamadıklarımız mıdır?... Yusuf, lobideki aynada Çilem'i görür. Kız, yine hareketsiz, televizyonun karşısındadır. Televizyonu görmeyiz ama James Brown'ın "I Feel Good" şarkısını duyarız. Gerçekten küçük kız kendini iyi hissediyor mudur acaba? Daha sonra, küçük kızın sağır ve dilsiz olduğunu öğrendiğimizde de televizyonun sesi geri plandan duyulmaktadır: "Hayatın anlamı nedir sizce?"

Masumiyet'in bir diğer sahnesinde Bekir, Yusuf ve küçük kızı görürüz. Açık havada yakalarız onları ve öykülerini. Böylece daha iyi anlarız onları. Yusuf, en yakın arkadaşını öldürmüştür. Çünkü, ablası evli olduğu halde bu arkadaşıyla kaçmıştır. Yusuf da arkadaşını öldürmüş, bu arada kurşun, ablasının dilini parçalamıştır. O zaman anlarız, Hasan'ın karısını dövdüğünde kadının suskunluğunun nedenini...

Uğur'un öyküsünü ve dolayısıyla Bekir'in öyküsünü de Bekir'in ağzından alırız. Uğur'un sevdiği adam, bir cezaevinden diğerine girip çıkan Zagor uğruna 20 yıldır bir yerden bir yere taşındığını, oros..luk yaptığını anlarız. Sevgisi uğruna tüm bu acılara katlandığını anlayınca içimiz burkulur. Tıpkı bir aynanın yansıması gibi... Bekir de Uğur'un peşinden gitmiştir yıllarca. O da sevdiği kadın için bu hayata düşmüştür. Kötü niyetli başlamamış olsalar da hayat onları nerelere sürüklemiştir. Öylesine sürüklenmedir ki bu, akıp gitmemek için bir yere tutunmak mümkün olamamıştır. Bekir, çok basit özetler tutkusunu: "Her seferinde peşinde buldum kendimi ve işte aradan 20 yıl geçti." Küçük kız Çilem'in konuşamamasının nedenini de öğreniriz: Uğur, hamileyken Zagor'u ortaya çıkaran kocasından dayak yemiştir. Bekir sözlerini tamamlarken yoruma gerek fazla yoktur; filmin tamamına hakim olan çıkış bulamama duygusu kendini gösterir: "Oğlum, Bekir, kaderin belli. Eğ başını, usul usul. O gün bugündür yürüyorum işte."

Her ne kadar Zeki Demirkubuz, kamerasını her zaman karakterlerden belirli bir uzaklıkta tutsa da oyuncuların devleşerek bu mesafeyi kapattıkları sahnede Bekir ve Uğur'un kavgalarına şahit oluruz. Şahit olmanın da ötesinde onların kavgası bizi de acıtır, ruhumuzu kara ile kaplar. Kuvvetli bir fırtına gibidir bu sahneler, bizi sendeletir. Deprem gibidir, bizi sallar. Bu depremden, bu fırtınadan yara almadan çıkmak mümkün mü? Gecenin sessizliği bir silah sesi ile bozulur, Bekir dayanamamıştır artık.

Bekir'in ölümüyle değişim hızlanır. Yusuf, Bekir'in yerini alır. Yusuf da aşıktır Uğur'a: "Sevdim seni abla.". Ancak, onların dünyasında böyle bir sevgiye yer olabilir mi? Sevgisine, merhametine, sıcaklığına rağmen Yusuf, bu son derece masum isteklerini gerçekleştiremez. Sistem öylesine kurulmuştur ki kişi iyi niyetli bile olsa aşkı, sevgiyi yaşayamaz gönlünce; sistemin dayattığına boyun eğmek zorunda kalır. Bu sistem öylesine pekişmiştir ki kurallarıyla, işleyişiyle doğal bile görünür, kabul edilir. Değerler etkilenir, şekillenir... Bireyler, daha önce Bekir'in vurguladığı gibi, eğerler başlarını, yürürler usul usul. Bekir gibi, Uğur gibi, televizyondaki eski Türk filmlerini izleyen pek çok kişi gibi... Uğur çıkışır Yusuf'a: "Bırak bu film ağızlarını". Uğur ve Yusuf'un içlerini boşalttıkları sahneler filmin ayrıcalıklı sahneleri olurlar yine. Noktayı burada da Uğur koyar ve çıkışın olmadığını hatırlatır bir kez daha bize: "20 yıl oldu. Gidecek yer kalmadı. Söylenecek söz de. İstersen git."

Yusuf gider ama Bekir'in yıllarca yaptığı gibi geri döner. Otele gidip odasına çıkar. Mehmet, Yusuf'a, "Sonra gel aşağıya istersen. Güzel film var. Çay da demledim." der. Yitirdiklerini belki de filmlerde bulup mutlu olacaklardır. Belki de yitirdiklerini görüp ağlayacaklardır.

Yusuf, yine bir gece pavyonda Uğur'u beklerken polis baskınına uğrar. Karakolda falakaya yatırılır.Bu acının ardından otele döndüğünde televizyonda çizgi film Casper'ı seyreder. Acı sizce diner mi?

Lobide otururken Yusuf'a telefon gelir. Uğur'un kocasının hapishaneden kaçtığını öğreniriz. Yol gözükmüştür Uğur'a, küçük kıza ve elbette Yusuf'a (ya da Bekir mi demek daha doğru olurdu?). Bu arada televizyondan bir tanıtım duyarız. "Yalan Dünya geliyor..." Yusuf, Çilem'i de alarak yollara düşer. Ankara'ya giderler. Uğur'la buluşacaklardır. Ankara'daki otelin lobisi de önceki otelin lobisinden farklı değildir. İnsanlar kıpırdamadan, sessizce televizyona bakarlar, Türk filmi seyrederler.

Aramalar, bulamamalar, yollar, otobüsler, yollardaki şeritler, çizgiler.... Ve molada uğranılan bir lokanta. Televizyonda haberlerde Reha Muhtar; cinayet haberi vermektedir. Yusuf, kızın ağzına kaşıkla çorbasını içirirken küçük kız gözünü televizyondan alamaz. Ancak, annesinin cinayete kurban gittiğini anlayamaz bile. Yusuf da farkında değildir.

Ve son çare: İstanbul. Müebbet hapse mahkum bir arkadaşının babasını bulur bin bir zorlukla. Yanında da Çilem. "Orhan'ı aramıştım" der. Yaşlı adam acı içinde ona sarılır; onları eve alır. Yerde bir kefen. Yanı başında da donuklaşmış babayı gösterir kamera bize. Yusuf bakıyor, Çilem bakıyor, içi acıyan baba bakıyor. Baba ne kadar zamandan beri oradadır acaba diye düşünürüz.

Ve beyazperde de kapkara zemin üzerinde Samuel Beckett'ın sözleri beliriyor. "Hep denedin. Hep yenildin. Gene dene. Gene yenil. Daha iyi yenil."


     
Sayfalar: [1]
Benzer Konular:
1. Masumiyetin Simgesi Çocuklar..
2. Masumiyet üzerine (zeki demirkubuz)


hasat.org SIFIR Forum * Felsefe * Siyaset * Kültür Forumları sitesidir